BLOG / Psikolog Tayfun Doğan
Tayfun Doğan
Psikolog


Tayfun Doğan hakkında daha fazla bilgi almak için buraya tıklayın

Temel Güven Duygusu

Yazar:Tayfun Doğan - 09.08.2017 | Okunma Sayısı: 793

Temel güven duygusu, bebeklik döneminde oluşur. Bebek, dünyaya gözlerini açtığında tüm odak noktası kendisidir. Altının temizlenmesini, karnının doyurulmasını, bulunduğu ortamın sıcaklığının ayarlanması ister; dış dünyaya kapalıdır. Bu dönemde, bebeğin bu ihtiyaçlarının karşılanması kadar; karşılamanın, düzenli ve sürekli olarak olması çok önemlidir. İhtiyaçlarının karşılanmasındaki düzen ve süreklilik, bebeğin temel güven duygusunu geliştirecektir. Bebekte güvensizliğin oluşması bu gereksinimlerin yerince ve yeterince karşılanmamasından kaynaklanır.

Anne ile çocuk arasında ilk bağlantının kurulduğu durum, emzirmedir. Emzirme fiziksel ihtiyacın yanı sıra ruhsal doyum açısından da oldukça önemlidir. Anne bebeğini emzirirken onunla konuşur; onu okşar, sever. Böylelikle aralarındaki fiziksel ve duygusal bağlantı kuvvetlenmiş olur. Anne emzirmeyi asabiyet ve zorunluluk hissi ile yapıyorsa sağlıksız bir bağlanma oluşacaktır. Yeterli doyumu sağlamadan bebeği memeden kesmek, emmeyi bırakması için zorlamak; bebekte huysuzluğa, gerginliğe neden olacaktır.

Bebek, etrafında kendisinden başka kimsenin olmadığı algısını üçüncü aya doğru değiştirir. Bu vakitten sonra bebek, anneyi kendisinden ayrı bir varlık olarak algılamaya; anneyi gördüğünde, gülmeye ve sevinç göstermeye başlar. Bu aşamada bebek, annenin aynasıdır. Annenin içindeki duyguları olduğu gibi anneye yansıtmaya başlar. Öyle ki; anne keyifliyse bebek de keyifli; anne mutsuzsa,  bebek de mutsuz olur. Bebek, zamanla duygularını ayırt ederek bireyselleşir ve kendini anneden ayrı bir varlık olarak deneyimlemeye başlar.  Böylelikle güvenli bağlanma gerçekleşmiş olur. Bağlanmayı sağlıksız geçiren bebekler, hem bebekken hem de ileriki dönemlerde ruhsal olarak yara alırlar.
Bebek ilk aylarında kimseyi ayırt etmezken, altıncı aydan itibaren  “ayrılık kaygısı”denilen sürece girer. Bu süreçte bebek annesini ve yabancıları ayırt etmeye, yabancılardan çekinmeye ve güven duyduğu annesinden ayrılmak istememeye başlar. Üçüncü ayından sonra anneden herhangi bir nedenle ayrılmak zorunda kalan bebek, anne yoksunluğuna girer. Anne ve bebeğin ayrılık süresi uzarsa, bu durum bebeğin ruhsal yapısında sorunlara yol açar. Bu sorunlar, annenin geri dönüşüyle sona erer ve bebek rahatlar. Bir-iki yıl anneden ayrı kalan çocuklarda oluşan hasarlar, kolay giderilemez ve kalıcı sorunlara dönüşme riski taşır. Anne ayrılığına tepki vermeyen çocuklar, anneyle sağlıklı bağlanma yaşamamışlardır ve bu durum da ayrı bir sorun yaratır.

Her şeyden önemlisi bebeğin en temel gereksiniminin, anne ile bebeğin temasına dayanan ilgi ve sevgi olduğudur. Anne ile bebek sağlıklı bir iletişim kuruyorsa, temel güven duygusu sağlanmıştır. Sağlıklı gelişen bebek, ileride sağlıklı bir erişkin olmanın temelini atmış olur.

Bebek annesine karşı hissettiği temel güven duygusunu; ileriki dönemlerde okulundaki müdür, işindeki patron, ülkesindeki idarecilere karşı da hissetmek ister.

İçimizdeki bebeğin temel güven duygusu; yaşadığı terk edilmeler, kazalar, doğal afetler, taciz, tecavüz ve terör olayları gibi durumlarda derinden sarsılabilir. Bireyin düzenli ve refah içinde devam eden hayatı birden bire alt üst olabilir. Bu durumlarda bireyin ihtiyaç duyduğu tek his, kafasındaki “anne figürleri”nin ona sevgi ve ilgiyle sarılması; onu kapsaması ve kavramasıdır.

Temel güven duygusunda bahsettiğim anne ve çocuk arasındaki bu ilişkide; ülkeyi anne, o ülkede yaşayan toplumu çocuk olarak düşünebiliriz. Bir ülkede yaşayan toplum, o ülkeye ait olmak ister. Ülkenin, onu asla terk etmeyeceğini, yabancılara karşı kendisini sürekli koruyup kollayacağını, travma zamanlarında sarıp sarmalayacağını, maddi ve manevi her türlü temel ihtiyacını gözeteceğini, özetle anne yoksunluğu yaşatmayacağını bilir ve hisseder ise; temel güven duygusu toplum adına sağlanmış olur. Temel güven duygusu sağlanmış toplumların, refah ve özgüven düzeyleri yüksektir. Böylesi toplumlarda yaşayan bireylerin, kendi kapasitelerini keşfedip, kendilerini gerçekleştirmeleri, hayattan keyif ve tat almaları kolay olur.